TÜRKİYE'NİN SOSYOLİJİK DEMOGRAFİ YAPISI
Dr. Hasan YAĞAR
Yeni kelimelerle ifade edilen bu başlığın geçmişteki (Bizim kuşak, 1943) ifadesi; Türkiye Nüfusunun İçtimai Yapısı demektir. Buraya şunun için girmiş olduk. Herkesin malumudur ki Türkiye cumhuru-ki bu Atatürk’ün ifadesidir- birçok kökenden gelen insanlardan oluşmaktadır. Bunları tek tek beyan etmeye hiç gerek yok. Zira Yediden Yetmişe hemen herkes bundan haberdardır.
Tüm bu köken ayrılıkları dediğimiz var oluşlar, asırlar ötesinden aynı zamanda bir birlikteliğin tanıklığını da yapmaktadır. Bu birliktelik, bazı ayrılıkçı simaların beyanlarının aksine kökenleri kendi içerisinde adeta değil, gerçekte sindirerek yekvücut hale getirmiştir. Bunda özellikle din faktörü egemen olmakla birlikte buna paralel olarak da evlilikler yoluyla bu köken farklılığı temelde yok olmuştur. Ancak ister istemez dil ve kültürel boyut kendisini koruyarak bir mozaik halini almıştır. Gayet tabii olarak bu da her hangi bir ayrılığa delalet etmez, etmemelidir de.
Yukarıdaki paragrafı doğrular mahiyette diyebiliriz ki kimileri enişte, kimileri damat, kimileri hala/bibi, kimileri teyze, kimileri büyükanne, kimileri büyükbaba, kimileri dede, kimileri torun, kimileri dayı, kimileri amca, kimileri yeğen ve kimileri de kuzen oluvermiştir. Kimileri Elazığ’dan, kimileri Malatya’dan, kimileri Çorum veya Çankırı’dan, kimileri Balıkesir veya Bursa’dan, İstanbul’dan, İzmir’den, Hakkâri, Bitlis, Siirt, Samsun veya Sinop veya Ordu’dan vd. evlilikler yapmıştır ve elan da yapmaktadırlar. Peki, Allah aşkına bunları nasıl birbirinden ayırt edebileceksiniz. Buna kimin gücü yeter. Bunu yaparım diyen de acaba abesle iştigal etmiş olmaz mı?
Hele bir de ibadethanelerde oluşturulan saflar bunun en bariz ve en mümtaz göstergesi değil midir? Bu noktayı ciddi manada önemseyen cennet mekân Mustafa Kemal Atatürk, evvel emirde Kur’ân’ı, Elmalılı Hoca efendiye ve Babanzade Ahmet Naim hoca efendiye de Buhari Hadis Külliyatını Türkçeleştirdi. Diğer taraftan Lozan Antlaşması görüşmelerinde gene din faktörü egemen kılınmış olarak karşı tarafça Kürt kökenli vatandaşlarımızı Anadolu’da meskûn bulunan Ermeni ve diğer din mensupları gibi azınlık göstermek istenmiş; ancak aynı dine sahip olmuş olmamız ve bir de birlikte vatan müdafaası yapmış olmamız cihetle azınlık/ekalliyet değil; asli unsur statüsünde hem din kardeşi hem de gaye kardeşi olarak mütalaa edilmişlerdir. Buna rağmen her nedense bu cihet ha bire kurcalanmaktadır. Bunu yapanların birçoğu da Kürt asıllı değil. Bu bedbahtlar bu suretle ve dahi bu sayede, devlete düşmanlık yapan yabancı güçlerden zıkkımlanmaktadırlar. Gel de bunu millete anlatabilirsen anlat. Ne mümkün.
Vakti zamanında isabetle tespit edildiği üzere, bilhassa bir çimento vazifesi gören din faktörü, bazı çevrelerin tepkisine rağmen, tam da Kar’an’î esasa göre ilkeli bir şekilde egemen kılınmıştır. Bunun adı da “dinde hür irade” anlamına gelen laiklik prensibidir. İşte bazı çevreler dediğimiz kesim bu itirazlarını LAİKLİK dediğimiz bu prensip üzerinden yapmaktadırlar. Bendenizin kanaatine göre terim olarak Batı kökenli olup ancak tas tamam Kur’an’î bir prensip olan laiklik, üst satırlarda da ifade edildiği üzere Kur’an’da yer alan “dinde zorlama yoktur” (Bakara/256.ayet) ilkesine dayalı gözükmektedir. Diğer taraftan dinin devlet işlevine, devletin de din işlevine ilişmemesi şeklindeki laiklik anlamı da tabii olarak göz ardı edilmemelidir. Ancak İslam’da ruhbanlık yasağı bulunduğundan Hıristiyanlıkta olduğu gibi Papalık veya Kilise Kurumu gibi bir oluşum mümkün olmadığından tabii olarak benzeri bir sistemden söz etmek pek değil, hiç mümkün değil. Bu açıdan bakıldığında din hizmetlerinin bir başkanlık tarafından yürütülüyor olması bir keşmekeşliğin izalesine matuf görülmesi gerektiği bir kaçınılmazlık olarak görülmelidir. Aksini düşünmek, söz konusu muhtemel dağınıklığı peşinen kabul etmek olur ki, bunun akılla izah edilebilecek bir tarafı olmaz.
Amma ve lakin ne hikmetse ve dahi tüm bunlara rağmen bu güzelim ilke iki taraflı olarak adeta tehdit altına alınmış durumdadır. Anlaşılan o ki, Anayasal hüküm altına alınmış bulunan bu prensip, kimileri tarafından bu ilkenin dini yok etmek amacıyla konduğunu ciddi manada iddia ediyorken, karşıt cenahta yer alan birileri tarafından da Lâ Dinilik/yani dinsizlik olarak değerlendirilip kendince bu sahada at oynatıp, cirit oynamaktadır. Kısacası din yok sayılmak istenmektedir. Bu her iki kesimin dine verdiği zarar asla inkâr edilemez birer boyut kazanmış durumdadır.
Naçizane kanaatimize göre ve hemen herkesin gözü önünde cereyan eden ve dahi insanlarımızın inançları konusunda ikilem yaratan bu çekişmenin bir türlü bitmiyor olmasının temelinde, Örgün Eğitimin sorumlusu olan Milli Eğitimin, akabinde de cami yoluyla verilen din eğitiminin sorumlusu olan Diyanet İşleri Başkanlığının mutlaka vermeleri gereken ilginin layıkıyla verilmemiş olması yatmaktadır. Bilmem bundan başka bir sebep göstermek imkânı var mı bilmiyorum.
Bakınız din konusunda yapılan bu anlamlı faaliyetlere rağmen hâlâ, asırlar ötesinden ve dahi “Asr-ı Saadetten” (Asr-ı Saadet: Mutluluk Çağı anlamında olup, Hz. Peygamber aleyhiselamın sağlık dönemini ifade etmektedir.) yaklaşık 150-200 yıl sonra HADİS adı altında derlenen ve kısmen de Kur’an’î hükümlerle çakışık olmayıp, çelişik olan bazı tespitler üzerinde ısrarla duruluyor olması, gençler arasında “ATEİST” veya “DEİST” tabir olunan bir zümrenin doğmasına sebep olmaktadır. İnternet bazında ifade edildiği üzere maalesef Kur’an ikinci plana itilmiş durumdadır. Bu konuda da yetkili ve dahi görevlilerin ciddi manada bir çare araştırmalarının kaçınılmazlık arz ettiği kanaati, bendenizin değil toplumun kanaati cümlesinden olarak gözlemlenmektedir. Binaenaleyh yukarıda da arz olunduğu üzere; din konusu, toplum sosyolojisi açısından bir çimento mesabesindedir. Bu hususun asla ve kat’a göz ardı edilmemesi gerektiğini naçizane bir kanaat olarak beyan etmeliyim.
Tüm bunlara rağmen, tâ “Tevhid-i Tedrisat” (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) zamanından (1924) beri faaliyette olan ve dahi bizzat Atatürk’ün eseri olan İmam Hatip Okulları ile çok eskilere dayanıp da günümüzde dahi yoğun olarak faaliyet gösteren Kur’an Kursları’na rağmen maalesef din konusunda her hangi bir birliktelik maalesef sağlanabilmiş değildir. Naçizane kanaatimize göre bu konu üzerinde de ciddi manada kafa yormanın önem arz ettiğini düşünmekteyiz.
Sevgili dostlar, başlıkta yer verdiğimiz bu konu fevkalade girift olup, satırca sınırlı olan bu yazı türüyle hemen hepsini dile getirmek maalesef mümkün değil. Bu itibarla ancak çok genel boyutlarına değinmiş olduk. Bu süretle sürçü lisan ettiysek af ola. Selam ve dua ile.