Dr. Hasan YAĞAR

CUMHURİYETTE İZ BIRAKANLARI YARGILAMA SERAMONİSİ

Dr. Hasan YAĞAR

Sevgili okuyucular, yukarıdaki beyanı; Türkiye Cumhuriyeti adıyla kurulan devletimizin banisi (bina edeni-kurucusu) fani (ölümlü) merhum Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk hakkında hem de “mürekkep yalamış”  türünden bazı insanlarımızın internet ortamında dolaştırıp durduğu bazı görüntüler sebebiyle bu yazımıza başlık olarak seçmiş olduk. Aşağıda elbette detayına girmiş olacağız. Ancak ve peşinen söyleyelim ki yapılan iş tamamen bir fanteziden başka hiçbir şey ifade etmemektedir. Fantezi ise yabancı bir kelime olup açılımı şudur: FANTEZİ: Sonsuz, sınırsız düş. Düşlem anlamını taşımaktadır. Bu anlam tam da konumuzu özetler mahiyettedir.
    Efendim dolaştırılan görüntülerden biri Atatürk’ün, Kazım Karabekir’in hatıratını içeren kitapta, dinimizin banisi Hz. Muhammed Mustafa (as) hakkında “ARAB OĞLU” lafzını kullanarak O’nu küçük düşürmek ve peygamberliğini reddetmek şeklindeki beyanı; bir diğeri de Başkomutanlık Zaferinden sonra İzmir’den Ankara’ya avdetle TBMM’ne gireceği sırada bir imamın el açıp dua etmesini reddedip: “Biz bu savaşı dua ile değil çarpışarak kazandık” dediğini ileri sürmek suretiyle zımnen de olsa bir bakıma dinsizliği vurgulanmaktadır.
    Birinci beyan hakkında, evvel emirde Balıkesir Hutbesini ( 23 Şubat 1923 Çarşamba günü Sağanos Paşa Camii) örnek vermek isterim. O hutbede hem de minbere çıkmak suretiyle Hz. Resul (as) hakkında nasıl bir saygı ve övgüde bulunduğu tarihî bir belge olarak orta yerde durmaktadır. Bakınız İzmir’den Ankara’ya avdet 1922’de olmuşken, Hutbe 1923 yılında irad edilmiştir. Ayrıca Atatürk’ün Hutbeleri adlı bir yayın bulunduğunu da dikkatlere sunmalıyım. Diğer taraftan bazı dava arkadaşlarının itirazına rağmen-ki bunların başında Karabekir Paşa gelmektedir- Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerimi Elamalılı hoca efendiye meallendirip tefsir ettirmiştir. Hatta Kazım Karabekir’in itirazı sadedinde peki Eliflâmim gibi öğeleri nasıl anlamlandıracağız beyanına karşılık: “ Onları da aynen yazar devam ederiz derken bir de Paşa! Kur’an tercüme edilemez derken zımnen de olsa O’nun manadan yoksun olduğu anlamı çıkar ki bu cidden Kur’an’a hakarettir” diyerek ciddi tepkisini dile getirmiştir. Söylev ve Demeçlerinde kayıtla sabittir ki O fani: “ Herkes, hemen herkes dinini öğrenmelidir” diye bangır bangır bağırmaktadır. Başka çarpıcı bir örnek olarak Atatürk zamanında verilen kimlik belgesinde –ki o zamanki adı Nüfuz Cüzdanı idi) DİNİ İSLAM hanesi vardı. Şimdiki kimliklerde ise bu ibare kaldırılmıştır. Şimdi sormak lazım değil mi? Tüm bunlara rağmen, İlahi rahmete iltica etmiş bulunan O insan için nasıl bu sakat düşünceler ileri sürülebiliyor anlamak mümkün değil.  Peki, ileri sürdüklerine karşılık bunlar niye görülmek istenmemektedir. Burayı, bu örneklerle yetinip bitirmek istiyorum. 
    Sevgili dostlar, ölülerimizi hayırla yâd etmek, âlemlere rahmet vesilesi kılınan muazzez peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallalâhu aleyhi vesellemin, tüm insanlık için bir manifesto değil midir ki bu anlamsız yollara başvurulmaktadır. Peki, böyle davranmak O muazzez insanın tavsiyesini hiçe saymak değil midir? Dostlar bunun adı “havanda su dövmek” değilse, abesle işgal etmek olsa gerek.  
    Gelelim dua meselesine. Hoca efendinin hangi içerikte bir dua okuduğu hakkında kesin bilgi yok. Elan günümüzde de revaç bulduğu üzere muhtemeldir ki Arapça dua edilmiş bu sebeple ne dediği anlaşılmamış olmalı ki böyle bir tepki verildiği kanaatini taşıdığımızı vurgulamak isterim. Her halde kendisini tebrik edip başarısını methi sena içerikli bir yaklaşıma aleyhte tepki verme pek akılcı gözükmemektedir. Bendenize göre burada yapılması gereken şey, bir tebrik olmalıydı. Veya: “ Paşam Allah sizden razı olsun” beyanı olmalıydı.  Buna da aklı başında hiç kimse aksi bir tepki vermez. Bakınız Yüce Yardan Kelam-ı Kadiminde fiili duadan bahsetmektedir. Hani derler ya “lafla peynir gemisi yürümez” işte mesele tam da bu noktada düğüm oluşturmaktadır. Bunun için, hemen her bir Müslüman’ın vukufu olduğuna inandığım Miladî 622 yılında vuku bulan Hicret Harekâtını örnek vermek isterim. Nasıl bir strateji uygulandığını, “tereciye tere satmak” olacağından anlatmaktan sarfınazar ederek derim ki peki, O mümtaz ve muazzez insan sadece dua ile neden yetinmek istemedi. Bendenize göre o imam efendinin şahsında dikkatlere sunulmak istenen tam da Kur’anî beyana uygun olan husustur. Mesele imam ve dua meselesi değil. Mesele, imam efendinin şahsında hepimizin dikkatine işin stratejisi sunulmak istenmiştir. Söz konusu beyan ciddi anlamda manidardır. Tabi anlayana! Anlamayanlar, okumuşluklarına rağmen çamur atmada mahir olup aklıselimden uzak addettiğimiz zevat-ı muhteremlerdir!?
    Herkesçe malumdur ki etrafı çepçevre Müslüman devletlerle çevrili olan katil İsrail için hemen her gün her camide ve bazen da özel toplantılarda İsrail’in kahrolması ve Gazzelilerin kurtuluşu için dua edilmektedir. Peki, bu güne kadar hayra vesile olmuş bir netice hâsıl oldu mu? Hayır. Kanaatimce söz konusu meselenin özü bu örnekte mündemiçtir/demeçlenmiştir.  
    Hemen her gün bilhassa din konusunda dil uzatılan O fani 1932 Ramazanına ait Kadir gecesinde o günün belli başlı hafızlarını Dolmabahçe’ye cem ederek İstanbul’un Selâtin Camilerinde Kur’an okutup meali verdirilerek radyo kanalıyla Türkiye sınırları dışına duyurmuştur. Peki, Allah aşkına söyler misiniz bu Mustafa Kemal Atatürk mü din düşmanı. Hayır, sevgili dostlar. Bunu anlamada cidden zorluk çekmekteyim.
    Bu gün dahi var olan hurafeci kitle o gün daha da egemendi. Atatürk bunlardan ve bunların din diye insanlara dayattığı olgudan kaçıyordu. Bu gün bile sosyal medya denen kepazelikler ortamında bazı sakallı ve takkeli birileri MEAL okumak haramdır diyebiliyor. Haydi buyurun cenaze namazına. Diğer taraftan adam diyor ki depremi bizim şeyhimiz başak tarafa yönlendirerek bizi kurtardı. Başka birileri ABD’nin düşen uzay mekiği için bizim şeyhimiz onun vidalarını gevşetti ve düşürdü. Adamın biri yanmaz kefen pazarlayabilmektedir. Birileri de diyor ki : “ Azrail geldi şeyhimizin ruhunu alacaktı. Şeyhimiz dedi ki şimdi gelmek istemiyorum haydi git ve Azrail’i gerisin geri yolladı”. Bir başka sakallı, Kur’an’ı anlamak için en az 12 ilim tahsil etmek gerek. Bunlar olmadan Kur’an’ı anlamak mümkün değil diyebiliyor. Hâlbuki Yüce Yaratıcı “Biz bu Kur’an’ı kolaylaştırdık. Yok mu öğüt almak isteyen” diye yana yana haber vermektedir.
     Haydi, buyurun buna benzer daha nice hezeyanlar. Bir başka sakallı grubu da diyor ki Dinde akıl işi olmaz. Hani imanda akıl işi olmaz dense tas tamam doğru. Ama ısrarla din vurgulanmaktadır. Oysa Yüce Yaratıcı Yunus Suresinin 100.Ayetinde aklını kullanmayanların başına rics/pislik boca edeceğini bildirmektedir.
     İşte ve bu damar Atatürk döneminde daha da yoğun ve etkindi. Atatürk bunlarla Kur’an’î hükümler çerçevesinde mücadele etmek için 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı ve dahi İmam Hatip Okulları kurulması için kanun çıkardı. Ama Atatürk’ün ölümünden sonra iş sulandırıldı o daha başka rezalet.  
    Sevgili dostlar sade vatandaşın dinini iyiden iyiye araştırıp öğrenmesi pek mümkün değil. O bakımdan bazı sakallı ve takkeli insanların dediğini gerçek din sanıyor. Daha Ocak ayının ikinci Cuma namazında Ankara Yenimahalle ilçesinin Çamlıca mahallesinde ve ilçe müftülüğüne komşu olan camide ve muhtemelen müftü efendinin de cemaatte bulunduğu hutbede hatip diyor ki BEŞ VAKİT NAMAZ MİRAÇ GECESİNDE farz kılındı. Oysa bunun Kur’an’î hiçbir delili bulunmamaktadır. Bu beyan tamamen Hz. Nebi’ye hadis adı altında isnat edilen rivayet mahreçlidir. Hâlbuki namaz, Kur’an’da Bakara Suresi 238, Nisa Suresi 103, Beyyine Suresi 5 ve Hacc Suresi 78. Ayetlerde dile getirilmektedir. Ama Gogul paşaya sorduğunuz zaman evvel emirde Buhari ve Müslim beyanları derhal görüntüye gelmektedir. Bu da işin ne denli netameli olduğunun göstergesi olsa gerek. 
    Sevgili dostlar bu konuda yazacak çok ama daha çok şey var. Lakin bu yazı türü bundan ötesine çok iyi bakmaz. Bu itibarla Kur’an’dan bir ayetle sözümüzü tamamlayacağız: “ Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size aittir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız”. (Bakara 141).
    Rabbani bu söyleme rağmen havanda su dövüp fantezi yapmanın bir anlamı olur mu? Bunun takdiri siz sevgili okuyuculara aittir. Selam ve dua ile.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları